Her an için "belkide en güzeli böyle" diyebilirsiniz. Bir avutma cümlesi değildir bu cümle. Bırakılan bir sevgiliye, sırtınızın ağrısına, başaramadığınız bir amacınıza ya da atlamak için yaklaştığın pencereye ithaf edilmiş bir cümle değildir. Zaman bazen akar ellerinden öylece ve belki de en güzeli öyle olur. Zaten en güzeli böyle değilse, başka nasıl olabilir ki. Belki de en güzeli bulduğunuz en güzel kokuda kaybolmayı istemek, yanlışları yapmak, çaresiz olmak, tanımadığınızı öpmek ya da sevmeniz gerekeni sevmek olabilir. Güzel nedir ki ? Güzel olanı siz yaratırsınız ve ona sarılırsınız.

Masalmış. Ben prenses oldum da uyuyup prensin öpücüğünü mü bekledim sanki. Ya da prens yıllar yılı bekledi bekledi ilk gördüğü anda bana mı aşık oldu sanki. Etrafımda binlerce iyi yürekli insan vardı da ben mı çok yanlış anladım. Saçlarım da o kadar uzun olsa, pencereden savurup birini tırmandırtmazdım zaten. Hala masal gibiymiş. Masal gibi olmayı geçersek eğer gece uyumadan önce dinlediğimiz masallar bile gerçek değil ki. Zaten onları da uyku öncesi aksiyon olsun diye kullanıyoruz. Yoksa neden dinleyelim ki deli saçması şeyleri. Yok kız bir ay parçasıymış… Ben etrafımda hiç ay parçası görmedim şu hayatta, varsa eğer o da konuştuğu an var olan ayı da parçasını da yıkıp dağıtıyor. 

Çocukları da hunharca kandırıyorlar zaten. Yavrucaklar zannediyorlar ki büyüdüklerinde prenses gibi prens gibi olacaklar. Yok efendim, kötü kalpli cadıların ellerinde süper fikirleriyle kaçacaklar. Yok efendim, her kışın sonu bahar. Yok yani öyle bir şey. Çocuklara verdiğimiz olgular yanıltıyor hep bizi. Aslında daha realist insanlar olabilirdik. Etrafımızdakilere gereksiz yere fazla değer verip, o kişilerden de aynı değeri beklemezdik. Ki insanoğlu denen varlık müessese gibi. İşine geliyorsa her şey yolunda, çıkarları doğrultusunda sonuna kadar ilerleyebilir. İşine gelmiyorsa oracıkta bırakabilir. İnsanoğlu sadece kendi menfaati ve mutluluğunu düşünsün, kendi anlarına güzel diye bakabilsin. Ağzından çıkan iki kelimenin farkına varmasın, aman olmuyorsa olmuyordur diye kestirip atsın. Beyninde tartıp biçemesin, her şeyin sonunun güzel olabileceğini düşünsün. Hep masal bunlar. 

Kendi yazdığımız masallarda var ayrıca. Kendimize masal uydurabiliyoruz, ki bunu bir deyim “kendi kendine gelin güvey olmak” diye de açıklayabiliyor. Sonra yok efendim ben çok üzüldüm, etrafımdakiler öyleymiş böyleymiş, yok çok yalnız kaldım. Kalırsın tabi. Kendin yazdığın ve kimsenin haberi olmadığı masala inanıyorsun, diğer bir deyimle “ortada fol yok yumurta yok”, hatta fol ne demek bilmiyorsun; üzülürsün tabi. Yanlış yaptığını farketme, yanlışsa benim yanlışım diye kendine bile atar yap sonra sorgula. Hayır her şey bir yana, deyimler sözlüğünü açıp okusan o masalları okuyacağına, gerçeklere kavuşacaksın. Üzülsen de ancak kendi aptallığına üzülüceksin.

“Alıştın mı ?” diye soruyor. 

Duymuyor gibi. Denize bakıyor dalgın dalgın. Sanki gözleriyle şarkı söylüyor bu kalabalıkta. Sol eliyle saçlarını geriye atıyor. Dönüyor soruya, sonra tekrar denize dönüyor. Kokusunu içine çekiyor. Yine denizin çok pis olduğuna üzülüyor. Denizdeki gereksiz atıklara bakıyor. Cevap vermeyecek gibi ve cevap bekleyen gözlerin üzerinde olduğunun farkında. Arkasını dönüyor. Bir kadın arkadaşını bekliyor olmalı, gözlüğüyle oynuyor. Bir kaç genç kız kahkaha atıyorlar. Birileri uzakta gitar çalıyor. Göremediği başka bir sürü insan olduğunu biliyor. İnsanlar ikinci adımdan sonra başka birisiyle kayboluyorlar. Hiç kimse düşünmüyor gibi görünüyor. Kimse içinden şarkı söylemiyor. 

En çok saçlarını seviyor. Saçlarını sevmediğinde kendisini de sevemiyor. Yazı yazmayı özlüyor, ama yazamıyor. Küçük not defterini her zaman çantasında taşıyor ama çıkarıp yazamıyor. Sadece sipariş alıyor o deftere. Ansızın gelen telefon numaralarını kaydedebiliyor. Saçları da her gece karışıyor. Yanında toka bile taşımıyor. O da kayboluyor çünkü. Not defteri değil ki bu, toka sonuçta. 

Kollarını deniz kıyısındaki korkuluklara koyuyor. Bir vapur kalkıyor. İnsanların umrunda değil. Vapura koşmasına rağmen yetişemeyenler sövüyor. İçinde olanlarda kendi halindeler. Kim ne düşünüyor olabilir ki. Bu iki farklı kıta neyle birleşiyor aslında diye düşünüyor olabilirler mi ? Buna cevap bulmuş olabilirler mi? O binmeyeli kalabalıklaşmış metrobüs mü birleştiriyor yani. Vapurlar mı yoksa. Birisi atlamalı boğaza o vapurdan. Karşı yakadan vazgeçmeli. Sigarasını dudaklarının arasına yerleştiriyor, yanında hala cevap bekleyen gözlere bakıyor ve o anlamsızca yanaklarını acıtan gülümsemesini yerleştiriyor yüzüne. Tanımıyor zaten diyor. 

“Alıştım.” diye yala söylüyor. Son zamanlarda bir sürü yalan söylüyor zaten. Yalan söylediği açık seçik belli olsa bile söylüyor. Ağzından çıkan kelimenin önemli olduğuna inanıyor. Hayır derse hayır diye bilecek, evet derse evet. 

“Sadece zaman diyorum, keşke istediğim yerde durabilse. Bu düşünceye alışamadım”

Anlamıyor. Zaten kurduğu cümleleri genelde kimse anlamıyor. 

1 play

Hayalperestsin. 

Teoman söyleyince olmuyor işte. Daha doğru birisi söylemeli. Her şeyin doğrusu olmalı. Sen doğru olmalısın. Doğru davranmalısın. Saçlamadığın da batarsın. Herkesin bildiği doğru olur ve senin doğruların orada bitiverir. Haklı olmak için çırpınırsın, çirkinleşirsin. Hayattan da yaralanırsın, sıcaklığın da kaçar gider. Üşürsün bir sürü. Doğruyu bulmamak ve kendine bile kendi doğrularını kabul ettirebilmek için uğraş dur anca. Hayal hepsi. Kestirme yol bulcam diye tüm çakıl yollara girdin işte. 

Bu yüzden çok güzelsin.

Bomboş sokakta ne işim var sanki. Taksi bekliyorum ve ayakkabılarım ayağımı acıtıyor. Daha fazla katlanamam bu topuklulara. Düz ayakkabılarıma nolmuş sanki, çıksaydım ya bez ayakkabılarımla. Ne gerek vardı bu makyaja keşke görünseydi yüzümdeki tüm lekeler. Evet gecenin bu saatinde taksi yok etrafta. Telefonuma bakıyorum. Hiç bir ses yok ve saat beklediğimden de geç. 

Düz ayakkabılarımı özlediğim gibi arabam olsaydı şimdide basıp gitseydim diyorum. Oysa zor yolu seçtim ve taksi beklemeye başladım. Kolaylaştırabilirdim. Böyle bu saatte bu sokakta gerilip kendime sarılmak yerine sarılmasına izin verebilirdim. Zaten aynı şey işte kendim kontrol ederdim, direksiyon benim emrimde olurdu. Özlüyor muyum, alışkanlık mı yoksa gereklilik mi. Gereklilik son aklıma gelen şey ve en gerçeği o geliyor. Ben kendi isteğimle bırakıp taksiyi tercih etmedim. Hiç olmadı diyorum, son beklediğim taksi olur. Arabaya tekrar sahip olamam da yürürüm belki. Daha tekil bir şey yaparım. Ne yapıyorum böyle, gelmiyor taksi. Üstümdeki şal uçuyor, ayakkabılarım acıtıyor. 

Kendi tercihim bu değil mi. Hiç bir sorum aslında soru değil. Ne var bunda, bir kokusu bile yok. Kokuyu almamayı da ayakkabıları seçtiğim gibi seçmiş olabilirim. Bu taksi hiç gelmeyebilir ve ben yürümekten de vazgeçebilirim. İstediğim olmalı, kararlı olmalıyım. Hep pes edersem bırakırsam, bu ayakkabıları da zevk için giymem sonuçta. Rahat ettiğimden değil daha iyi bilmek için, daha iyi anlamak ve hissetmek için. Ayak parmaklarımdaki acıyı hissetmek için. Bilmediğim bir şey değil aslında. Topukluyu ilk giydiğimde de  anlamıştım. Ama ne yapayım ki, seviyorum. Sevmek mi bir ayakkabıyı mı, taksi beklerken hem de. Hem de zaman böyle ilerlerken.

Seviyorum sensiz diyor Pamela, I will love you till the end of time diyor Lana. Ne kadar takıntılıyım diye geçiyor içimden. Şarkılara bile takılıyorum. Uzun süre dinlemezsem o en sevdiğim şarkıyı olmaz. Yapabileceğimin en son raddesine kadar her halini yapmam lazım. O; içinden geleni yap politikam takıntılı olduğum anlarda bile geçerli olmuyor. Ve sonra ister istemez o taksinin gelmemesini anlıyorum. Takıntı yapmışsam gelecek diye, oysa bu saatte herkes uyuyabilir diyorum kendime. Sonra, “bu psikolojin açısından ve diğer açılardan seni iyi bulmuyorum” tadında bir konuşma geçebiliyor akıldan.”Beni seven var mı bilmiyorum bu yolda” diyor Pamela. Ne varmış psikolojimde açılarımda ? Belki problem senin o baktığın açılardadır. Ne vardı o Cem Yılmazlı filmde “açını değiştir.” Ben de bir kamerada aynı hareketi yapmak istiyorum. Taksi gelmiyor. 

Ayakkabılarımı çıkarıyorum, yürümeye başlıyorum. Tanıdığınız ama tanımadığınız insanlar var. İnsanlardan daha çok bazı yerler, şehirler. “Seni sevip sevmediğimi bilmiyorum.” Yine Pamela. Tanımadığını nasıl sevebilirsin. Aslında bu gerçekten büyük bir soru, ama tanımadığını tanımadığın halini sevebilirsin. Aşık bile olabilirsin. Tanıdığında biter işte o zaman “kendi içinde kaybolursun”. Sevip sevmediğini bilemezsin. Kendini bilemezsin fakat başkası aşikardır. Sevmez sadece seviyor gibi davranmayı bilir. Bi de öpmeyi bilir. Yerdeki küçük taşlarda ayağımı acıtmaya başladı, taksiye dönüyorum. Saçlarım burnuma geliyor. Benim rengi belli olmayan doğru okşanmayı bulamayan saçlarım sigara kokuyor. Sigara okşamış saçlarımı. “Çok da sigara içmişsin.” İçmişim. 

Işık görünüyor. Gözümün içinde parlıyor. Sevgi mi bu taksiye karşı. Tabi ki değil. Sadece bekliyordum. Saat bu kadar geçken, zaman öyle göz kapayıp açınca geçmediğinden bir beklentim var. Işıklar parlamıyor artık. Farları sokak lambasına dönüşüyor. Ayakkabılarımı giyiyorum. Yüzümde o başardım ifadesinin gülümseyişi var. Taksinin kapısını açıyorum. Binmeyebilirim. Yürüyebilirim. Zaman daha hızlı akabilir. Kendimi koltuğa bırakıyorum. Beklediğim zamana oranla daha kısa zamanda içerde kalacağım. Hem ayakkabılarımı da seviyorum. Acı verse ne olacak sanki. Kadınlar hep giyecek, yine giyecek, tekrar giyecek.

0 plays

Ancak yeteri kadar koşarsan kaçarsan. İstersen başarırsın ve yaparsan anlarsın.

Sen bir film sahnesi değilsin. O arkasına bakarak, saçları ve eteklerinin ucu savrulan kız değilsin. Haberin var mı bilmem ama, sadece bir aynanın karşısında kaçmaya çalışıyorsun. Hemde kendinden kaçmaya. Olacak şey değil aslına bakarsan. Gözünün önünde bir tabela var ve üzerlerini çiziyorsun. Kalın bir çizgi atıyorsun ve sonuncuya gelene kadar üzülmüyorsun. 

Aynı zamanda da koşarak kaçıyorsun. Tüm engellere takılıyorsun. Artık hayat dursun da gayet yaşlanmış gibi bir koltuğun köşe yastığı ol istiyorsun. Anlıyorsun artık, bu böyle gitmez. Ne kadar daha kendinle uğraşabilirsin ki. En büyük problem senken başkalarına atmaktan bıkabilirsin artık. Ve en başta kendini çözmen gerekiyor. 

Kendi düğümlerini çözdüğün zaman, koşmana gerek kalmayacak ve bizim o tipik saçı, eteği savrulan kızımız yavaşlayarak durucak. Arkasına bakacak sonra etrafına. Sonra gülümseyecek ve bir bara girip içkisini söylicek. Durum değerlendirmesi defterini kullanıcak ve belki kalem tutan elini çenesine koyup yine aynaya bakacak. Bundan sonra da ne olacaksa olacak. 

Hayal.

0 plays
Maria Mena,
Apparently Unaffected

Bulutları bilmen gerekir. Bulutların ne olduğunu bilmen gerekir. Eğer bir gün ulaşırsın onların bir parçasına başkalarına da götürmen gerekir. Bulutları aslında öpmen gerekir. Onları rengine göre ayırmaman gerekir. Sevmen gerekir. Bulutlara dokunman gerekir. Ama işte, en çok bilmen gerekir. 

Hayatta inanacak bir şeyler bulamadığında daima bir şeyler karşına çıkabilir. Bazen bir şarkıya bile inanabilirsin. Bazen şarkının sözlerini silip müziğine inanırsın. Bazen de içinde kıpırdaşan kelebeklere inanırsın. Eğer kelebek hiç yoksa için, tüm kıpraşmaları öylece bırakırsın. 

Hayat tekerrürden değil tesadüften ibarettir. İnsanların bilmeyerek yaptıkları ve bilerek yaşattıkları. Eğer zaman geçmişse ve artık inanacak bir şeyde kalmamışsa, tesadüflere inanabilirsin demek oluyor. Hiç bir şeyde anlam aramamalısın. Olmamalı, bulmamalı işte. Ah bu işteler. 

Mesela bir şarkı var hayatında. Kızımın şarkısı diyorsun ya da içindeki kızın şarkısı. Sonra onu hiç duymuyorsun. Çok başka bir gün, sen bile kendin olduğuna inanamazken, dirseklerin bir masaya dayalı içkini yudumlayıp en güzel şekilde gülerken o şarkıyı duyuyorsun. “Şimdi ne yapalım. Ne şekil ölelim.” diyebilirsin. Gülümseyip geçebilirsin. Şarkı işte.

Bulutlar da hiç anlaşılmaz zaten. Ne olduğu belli olmayan bir şeyi anca saçma takıntılara sahip olan bir insan sever. Ya da sevmek ne demekse.

Şarkının en çok “and why” kısmına katılıyorum.

Ben alarm saatlerini bile hep küsüratlı kuran biri olarak, -22.37 gibi- bu onarlı yaşları tuhaf buluyorum. Ne bileyim ya böyle çok şey gibi, çok geçmiş gibi. Küçükken de garip bulmuş olmamdan dolayı olsa gerek 10 yaşıma bastığım yıl çok çılgın heycanlar içindeydim. Çok ergen gerisi bir vakitteydim. Annem bana kırmızı bi eşofman takımı almıştı, geniş alnımı gösterecek şekilde kabarık saçlarını tam kafamın yanına yapıştırmıştım. Mutluydum çünkü o tek rakamlı yaşlar bitmişti artık benim için başka bir devir başlıyordu. Garip olan şu ki yine o “zaman” a çok inanan insan ben şimdi o başka bir devrin çok anlaşılmaz ve çabuk geçtiğini söyleyeceğim.

İki rakamlı yaşların başı çok tuhaftı. Hadi sevgiyi anla, sevgiliyi anla. Ablalar abiler birşeylerin peşinde, onu anla.Anla dur anca.Anladıktan sonrada tecrübeye geç. Bok tecrübeler yap. Hala hatırlayacağın şarkılar dinle ve bir yerden sonra gerçekten büyümeye başladığını farket. Her zamanki gibi çok ağla çok gül. Sonra hayatında yolunda giden bir şeyler bul. Ailenin bir gün sinir bozucu olduğu ertesi gün hayatındaki tek güvenebileceğin kişiler olduğunu anla. Önce başka insanlara değer vermeyi öğren, sonra o insanlardan nefret etmeyi öğren. İnsan ilişkileriyle ilgili bolca kafan karışsın. Sonra oturup düşünmeye başla. Düşündüğün odanı sev. Odanı daima dağınık bırak. Ve hala sevebileceğin insanlar tanı. O insanlarla bolca mutlu ol, bolca tartış kız kaç. Kendini tanımayı bil. Kendi içindeki sorunsalları dışarı çıkar. Kendi ilaçlarını bul, kendi yaralarını sar. Soruların cevabını bul. Yazı yazmayı dene ve sev, hep yap, tedavi yöntemi olarak yap. Bazı genel soruların cevabını bulmuş ol. Ve bu onlu yaşların en başında sana çocuk deseler de en sonunda kendini tek yaşarken bul.

Hayat çok güzel demeyeceğim tabi ki ama bazen elimize çok güzel hikayeler verebiliyor. Bazen bize ilk fırsatları sunabiliyor. Bazen hikayelerin içindeki doğru yolları bulman gerekiyor, bazen yanlış yoldan gidip geri dönmen gerekiyor. Ama bolca öğretiyor. Birileri olmayı, kendiniz olmayı, hiç kimse olmamayı öğrenebiliyorsunuz. Nasıl mutlu olacağınızı ve doğru yerde nasıl üzüleceğinizi öğreniyorsunuz. Çok güçlü durmak için gayret gösterirken ilk önce siz yıkabiliyorsunuz kendi güç duvarlarınız. Hayatınızı elinize alıyorsunuz. Onu ya harcıyorsunuz ya saklıyorsunuz. Hep sonunda, yaşıyorsunuz. 

Yaşamaya devam edebildiğimiz için iyi ki doğduk, iyi ki varız. 

0 plays

“Gece olsa da uyusak” şarkısı.

Seni çok özledim cümlesi geçen bir sürü şarkı var. Hangisini dinleyelim. Hangisi daha güzel anlatıyor. Ya da hangi şarkı doğruyu anlatıyor. Özlemek ne ki hem. Güzel desen değil kötü desen değil. Bazen bir cümle gibi. Bazen sadece içinde karşılaştığın ansız bir duygu. Bazen bir alışkanlığın devamı. Bazense içinde sabitleşmiş bir kült. 

Babamı çok özledim. Evet babamı çok özledim. Normalde bile çok görüşmezken, şu sıralar çok özledim. Oturup ciddi ciddi konuşmayı, kahkahalarla gülmeyi. Her geldiğinde yemek yerken izlediği televizyonu, küçükken beni omzuna çıkartmasını, kel kafasının yanındaki kıvırcık saçlarını, askerlik anılarını, gittiği yerden dönmesini beklemeyi. Evet bu gerçek bir kült biliyorum çünkü babamı çok seviyorum.

İnsanlar sevdiklerini mi özler yalnızca. Sevmediklerimizi özleyemez miyiz. Özlemek ihtiyaç duymak mıdır. Peki ya o seni çok özledim geçen şarkılar. Kime yazıldı onlar. Birisi annesine yazarken başka birisi sevgilisine belki bambaşka sevdiği bir yere. Sevmeden özleyemiyor muyuz. Özlemek acı mı verir mutlu mu eder. 

Cevabı ben de olmayan soruları da sorduysam kaldığım yerden tüm sevdiklerimi ve sevmediklerimi özleyebilir miyim ?

0 plays

Telefonunuzun ekranında büyümek üzere oluşmuş gibi siyah çizgiler gibi sizinde hayatınızda arkaplanı göstermeyen siyah çizgiler olabilir. Ama onları da garantiye verebilirsiniz. Garanti daima geçerlidir, geçerli değilse bile çok pahalı değildir aslında. Telefonu sevmek diye bir şey var çünkü. Herkesin bu kadar manyak olmadığını elbette biliyorum, insanlar nesnelere takıntılı olmazlar. Ama yazı yazmak için bile yazdığınız yeri sevmeniz, derste not tutmanız için hocanın anlatış tarzını ve yazısını sevmeniz gerekiyorsa evet gerçekten manyak da olabilirsiniz. 

Her şeye anlam yüklemek kolaydır ama nesnelerinde o anlamları taşımaları gerekir. Bir kediye dünyanın en sevimlisi anlamını yükleyebilirsiniz ama her kedinin kaldıramayacağını bilmeniz gerekir. Kedilerin nankör olduğundan bahsetmiyorum aslında, bahsettiğim kedinin elinizi ya da boydan boya ona açtığınız kucak için kolunuzu tırmalayabilir. Ya da kedileri sevmezsiniz olur biter, yaşıyor işte çevremde dersiniz. Dersiniz de insanlara bile alışabilmiş değilken, şekilci değilim derken herkesi şekliyle değerlendirdiğinizi farkettiğinizde. Aslında ne için ne dışın şekli sizi veriyor. Bazılarımızın içteki kemikleri bıraksanız halay bile çekebilirken ben neyin şeklinden bahsedebilirim.

Anlamadığınız bazı yazılar vardır. Okursunuz ama bir bütünlüğe kavuşturamazsınız. Aslında olması gereken budur. Kelimeleri çekip almanız gerekir. Hiç birimiz yapamayız işte aslında. Kontrol altında tutup tüm cümleyi anlamak isteriz. Bir bütünlük olsun istersiniz. O bütünlük dediğiniz hiç bir zaman yoktur. Bazen kediler gibi ne yaptığınızı bilmezsin ama bir kedi tarafından tırmalanırsınız. Telefon ekranındaki asıl göstermesi gerekeni göstermeyen çizikler oluşabilir vücudunuzda. İsterseniz atın çizikleriyle birlikte, ama atmadığınız sürece kazanırsınız. Anlam yüklemelisiniz, her şey çöpe giderse bir gün etrafınızda kokan yemek atıklarıyla bulabilirsiniz kendinizi. Garantiye gidin. Unutmayın garanti size daima iyi davranacaktır. Hafif acılarla geriye dönersiniz. Zaten acı denilen şey de daima unutulur. 

Kendime mini not: Genellemelerime sağlık.